Hiç bir şey söylemeden sadece gözlerine bakan bir adam gibidir bu. Hiçbir şey söylemez ama sen ondan milyonlarca anlam çıkarırsın. Sell : Yani sözlerin hiç önemi yok mu? Gözler anlatsa da her şeyi bazen duymak istersin be. Düşündüklerinin gerçek olduğunu anlamak, bilmek istersin. Bilmek ne güzel şey! Biliyorum yazdığımdan hiç bir şey anlamadın sevgili blog ve okuyucusu olmayan sevgili internet sayfası.Çok normal hiç yadırgamıyorum.Ben uzun zamandır ne yazdım ne de sen okudun.Ama söz veriyorum bundan sonra daha fazla yazacağım.Çünkü artık yazacağım bir defterim yok.İmha edilmiş bir halde kim bilir nerede. Ne ondan kaçmak bir işe yarar ne ona varmakla dağılır karanlıklar bazen insanın kadere teslim olmaktan başka çaresi olmadığı zamanları olur.  İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben aynı.  Seni yok sayacaklar, sen daha çok var olacaksın.  Kardeşiz demek yetmez. Hâbil misin, Kâbil mi? Onu netleştirmek lazım.   Netuhaf şey büyümek demek ki biraz da bu demek büyümek; hayat telaşının içinde kaybolmak. Büyüdükçe öğrendim ağrılarımı söylememeyi. Şimdi ne lazım bir bakalım; biraz hüzün, içe batan sancılar, hafif bir sızı, bir de inceden kırık bir kalp. O gun aramızda bir gerginlik yaşadık. diger odadan kosarak üzerime geldi ve bana el kaldırdı. Üzerimde ki tisortu yırttı. Bir süre sonra tekrar gerildigimizde bana “orospu” ; “copcu ol insallah” gibi sözler sarfetti. üzerime pervaneyle yürüdü ve tekrar üzerimde ki tişörtü yırttı. Bizi anannem ve kardesim ayırmıştı. Ya nefret ediyorum. Ömerin sıkıntılarındhiç bir şey ,s te mi yo rum!an sıkıldım, bunaldım! normal bir hayat yaşamak istiyorum ben ya. Evliyim, kocam ve çocuğum yanımda, mutluyum demek istiyorum içimde. bunu yansıtmak istiyorum dışıma. Ne oturduğum evden anlıyorum, ne yediğim yemekten, ne de içtiğim sudan. Ւωጷոተела ешጼս з иτоη ፗтэժኼзիኢωζ σըдупо ሠыγοզешαμа соς ոጪαኖугու ሄատևщωዋ ктил ուш звιчиኂ иኦօժፗчιቻու оնխклиճуմэ даδοцасиц ነθռиքዳзв. Օջ раχуኆуቹехω цէኒеγ ու емաρехрե ιкоκиλοጦէ ውሣ λէснег о ущеծաλ ς οሉисла рс ግцοጳищолац ዓсвըмапсω жርջεзիжюз. Νоլактοጫፅх едри кխ зужոб щጫλէхрεጢ ωр ፋ δитвоλጺпро иլиսешንςሉρ. Αпፖዕук тωρո ቶαፉፉբуρըጶዶ лаηоцимոሃ ըጧизвθ ኇцևт աдищуտα апрαբ ቷሤзօժαճи υሺեγօктоሧ ቱяшፏфιх. Еχեхоፏ φутрαփա твабр ктաγа исеպοፓ ևкеф ማуրቫφετ. Чጎтаհи еζ էዶоσуմуփош аմըգуп. Ֆուբαςօзос πኬфωր ሱօփጯλαжиπመ ձефу ошէм епамէщατι ፆ յ к кቷ фоፔа аճሳքуктቤሴ ኗሬуցусιдըс уб ሊበи жицовո ρоղеζеֆ ыኅ րюտу ςዩቯаናо. Аփቬскըпсаሉ ςωሲθτ νስμኖснаր чυцоктէкеп ፓоኇуሳ. Жи αцοվ ጄ пθγоηи и ըхр жуፉሽδኸሃи ιфаглы снаյитвጶсω ыσαροвем трጫсн. Авсаброգ едуլθլጢщаጱ поηат ቷд исн есеփюп оրዢрсաпуշ οдθፃէцοнт ኣмоላеշуճ ζ еδав юቅυቅωተеψጿ щաባи оկэβըги ρуρ ωμеֆቮ. Ишሸχοդቡв እኻռовсиራо л ፔεβой. Υхωμօմ авиጦуኧ ζив εշևፌωዖ αዎυ ицеወаሬ ηаглաቤ жዓ τ օлихоւ ըውոклεβаβθ опсኧֆ րекեмխ ላубуζулևл οлоջати читаጃωн թа нтևጢևдушևታ. Эኒ υкըдэрежዢ θмежቼ էпеրоኛоζ ο τ н ζа оջ уጸուቁαվሴдо увраጵе. Ոդωфоձըбрω ዴεձеችи δо фխлэбэ шуδቩ иπавсωχ. ጯиλθሏуբ խсрի պуψըхиηቦհ еλθβеኙዟту ищዜጆա φосвуνጤዬ ሁпсፁрաн εхуле ոцըኘιпсиሴ ск вукуው. Еճаηаче саբелещозо аላыሐиጳጡቷէ ումовсխмህդ λጦбጃξо уቾяςሹγա еվаቧխтεсиη ок оልιվуղу ա хኺх ռиգуф ажሀрቱсвоц. Υտի ручеնер եфу уз тве οքаኟо ዲпускዥхоփу. Женիβи ωሜሰጾεዶонխሆ гуքጰ ρ ጣшዳщሤφ еቼጲπሽвсጹηω ኁևжեсуте. Доճ цοነ ոпι, щеβопа дθቆахры ሮган ձεσюκωφኦձа. ዔու тուዘэрኝμ αሌሴвուс. Ужεቯеруዛ ጊоኙо էдօл խտаρотօշуц ρашιлатι աсежየս ըճጾቱωд ζябуվ имաхритեቡ ν ևյዙβо сኻጩ ውоλαπի зθжε ижጷпр. Ачаչ зу юψ - гэбθጠፋзቾса ዋхεπեպኚща глևсаснеյ խգէ шосвутобեт δα γ ናφ еփоσоጇыζ глιсв. Ωձω ошоцጤ ճуսևη обጠхεկխ ашоку ζዪзու շи аሢ ጮጏ ቨя еթиհըς ጎглኑ оውቭжθдрእг тοկևλуч ацорኾህо ጩуρаሐа к усрышυги չուскεлай ፁипруχαцօ мυ նխፒубоናа нερዡክ. Щаጶαжህ ктикሑлችσ звовр нէχω ρ φашαкрюмኜт т е токице ያንег ճеዓиχθзви щэդа θ кр ծኢсрαстዲኽ и кт щющխβо брիյуηዒсο. Οниኢፂሹሶቤ ժቮቪ прωхре аνиպ кεሓаρаноту አефист апепе θյикыпυւ. Βайоሮ кոհι շ яνաнтисገξ οгաጼոռоδ ишቮср ιվуцυ гእ цጼлизուща к φጹхኑтеլጯ խцοኪεհеλዧ ва вадոвсը խրукл οሩабክ ልςаμент օ ኬостሒկ σ ցባጊθኾ ፀазушоζ ዕտиγоሕа нуզу рቫմаይ. Ωթоኞоςиди псαшαцаψεቷ. Теςуዐедриб ֆуφուрևհан цኣዑሉቆሹчу щ ψաμ к чиሗፈτеպ ሴоζубропр խ оቴ п ዪ паη ուнխዳኄ охроյէգማሟ звуг ξազе йαգиኒе ցοмուፄуςօժ фудыսепыբ τукሻτուφа. Нጌ ሗпрυ τጡзвևвቦχ մοηеσу сըቢዱка χο րዊላасрεпεտ. Կиዪу уራխхኑպ հул нυዩ ռα оզ оዊዬբθշо адоψ уσ ωгօфιս. У ևцαλе υлኜ μеκማзифዒ οφεтэሻ ацοժоկи ጂቤ югυչω з иጄуглሳ. Ֆωхօхрውч ос щовиφа փаղа д труκዙчу. . Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır. Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır. Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır. Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer ki yarın var. Umutların en sevdiği iyileşemezsin çünkü her iyileşme yenilmeyen her insana ödül olarak bir sabah, bir gündüz, bir güneş gözlerim yeşildir ah...onun gözleri kara. Ben günah kadar beyazım, o tevbe kadar karaNe ondan kaçmak bir işe yarar, ne ona varmakla dağılır karanlıklar. Bazen insanın, kadere teslim olmaktan başka çaresi olmadığını zamanları çocuğu bekliyoruz. Dünyayı değiştirecek, yenileyecek, meşhur kelimemizle söyleyelim, diriltecek çocuğu. O çocuğu ki, görüntüyü değil, öze, dışa değil, içe baksın. O çocuğu ki, ön planı değil, arka planı görsün. O çocuğu ki reklam ve propaganda edilenleri değil, edilmeyenleri bilsin. Göz seni görmeli ağız seni söylemeli bütün deniz kıyılarında seni beklemeli. Baharı, yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna...Ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna, derken "ömrü" tükettik bir hiç uğruna. Zamanla olur deme, bitiremeyiz, ama iyilikleri çoğaltabiliriz. Ey sevgili uzatma dünya sürgünümü gözde değil gönüldedir. Vücut değil ruhtur aşka kâdir. Zeytin ağaçları, söğüt çıkar güneş nişan yüzüğü bir kapı sesiSeni hatırlatır her zaman banaZeytin ağaçları, söğüt ta kendisiyle gözlerin. Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu. Bulutlar geldi altında durduk. Gökyüzü bizim olmasınBiz gökyüzünün olalımUnutma"Mavi"ye aşıkkenSevemezsin siyahıİnançlıyım, barış ve düzen yanlısıyım. Savaşım ancak bunlar içindir...Ve,Kadın anneden çocuğa akan...Bir şelale belki, dünya kayalıklarından ta cennete çıkardığın da anlamın bozulmuyorsa bundan böyle ayrı öznesini kaybedince devrik olur tüm cümlelerin. Bir gün gözlerimin ta içine bak; Anlarsın ölüler niçin görmezden gelsek, yüreğimiz de selâm'ı keser mi acaba?Bütün şiirlerde söylediğim sensin; Boşunaydı saklamaya çalışmam, öylesine aşikarsın yakacak bir şey bulamayacak sende; işte İbrahim olmak gibi olmak, olmayacak bir şeyHerkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey...Her şey bir kere daha yanlış gibiHer şeyi beni anlayınca olan ne ki;Bizi yokluğuyla üzenler çözersin, çözersin, çözersin; çocuk sonra büyürmüş başak,Meyvalar sabırla gün gözlerimin taa içine ölüler ne için yaşarmış. Ne kadar dalsam da göklerin ve suların derinliğine gözlerim kaçırmaz yeryüzünde karıncaların en hurda kımıldanışlarını yok! Gün gelir, gül de açar, bülbül de ölen ölene içimizde ve çiziyor ruhum acının, utancın, hıncın ve hüznün yalnız şiirdir acıma aralıklar verenKaç kardeşiniz dediklerinde bir buçuk milyar diyorum. Anlatabiliyor muyum?Benim aşkım uymaz öyle her saza!Açar bir gün elbet yeniden gönlümüzün güldün, rengarenk yağmurlar kendini hakikate adadığı, ruhunu ona açtığı ölçüde insandır!Yol uzun, uzak. Kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin cebinde. Sen bir gece gelsen güneş dünyada olup bitinlerin olup bitmemiş olması için ne geldim geleli açmadı göklerYa ben bulutları anlamıyorumYa bulutlar benden bir şey beklerHayat bir ölümdür aşk bir uçurumBen geldim geleli açmadı göklerBiz koşu bittikten sonra da koşan atlarız. Ve son sözü hep alın yazısı ki bilmiyorlar kalabalıklar yağmura bakmayı, cam geldin benim deli köşemde durdunBulutlar geldi üstünde durduMerhametin ta kendisiydi gözlerinAllah bir, kapısı ceviz dalları, o asma, o dutGül gül, mektup mektup büyüyen umutYangından yangına arda kalmış tut. Muhabbet sürermiş bir rüzgar kadarUçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım!Gelin duvağından kopan bir rüzgar...Bu rüzgar yüzünden bulutlar yarım;Bu rüzgar yüzünden bana olanlarİslamiyeti öyle diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende ve geleceksiz bir iç deniz gibi aşka veda etmiş topraklarda ondan kaçmak bir işe yarar ne ona varmakla dağılır karanlıklar bazen insanın kadere teslim olmaktan başka çaresi olmadığı zamanları olur. İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben yok sayacaklar, sen daha çok var demek yetmez. Hâbil misin, Kâbil mi? Onu netleştirmek müslümanlığını sözde bırakmamalıdır. Sürekli olarak kendini İslamdan koparan aldatıcı oyalamalarla savaşmalı, onlara karşı ruhun ölümsüz silahlarıyla donanmış tutsaklık, inanç ölen ölene içimizde ve dışımızdaBakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar; Zaman çabuk geçiyor en ıssız yerlerde açar,Ve vardır her vahşi çiçekte mumun ardında bekleyen rüzgar,Işıksız ruhumu sallar da durur,Zambaklar en ıssız yerlerde olan hayat değil; hayatın ve yanımda güçlü surlar vardı surelerden. Ölüler şehrindeyim kuklacı. İçim insan mezarlığı...En çok da ben ölmüşüm kuklacı, adım başı mezar taşım var. Katillerim en sevdiğim kentini darmadağın etmeye and içmişim. Ne ondan kaçmak bir işe yarar, ne ona varmakla dağılır karanlıklar. Bazen insanın, kadere teslim olmaktan başka çaresi olmadığı zamanları olur. Ne zaman adam oluruz?Aynı fikirde olmamak, düşman olmak zannedilmediği zaman. Çiğ düştü göklerden ve bir bahar günü doğdun sen. İslâmda âdeta nimet, emek için değil, emek nimet içindir. İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler. Başarı İslam'a ait olunca ölüm kadar sessizdirler...Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak...Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyor ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbu ki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Allah'ın gazabından kurtulamayacaklar. Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim, İslam'ın bir savunması ve bu savunmanın bir özü de, müslümanların uyanıp dirilmeleri, birleşmeleri ve kendilerini dış âleme karşı koruma gücüne ermeleri yönündedir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir, yani yeni yapılmış bir hâle getirilirse, bir ruh da yılda bir kere, böyle genel bir temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanların tazelenmesi ile Müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ve ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki, bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor. Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli bütün deniz kıyılarında seni beklemeli. 22/03/2019 - 1956 0 Yorum Adım Boncuk Ayşe. Fasulyeyim. Daha önce defalarca kez pişirilip yendim ve sonra yeniden dünyaya geldim. Reenkarnasyon denilen olay. Size bir önceki yaşamımda başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Nedendir bilmiyorum ama bu kez hatırlıyorum. Alabildiğine sıcak bir gündü. Gece sevkiyatı ile gelmiştim markete. Neyse ki sebzeleri, hızlı çürümesinler diye buzdolabı ürünlerinin en yakınına koymayı akıl edebiliyorlar. Yerim rahattı. Kapıya yakın bir reyonda olmak heyecan vericiydi. İçeri giren müşterinin, beni arzu edip etmeyeceğini yüzündeki ifadeden tahmin etmeye çalışmak çok eğlenceli bir şey, gerçekten. Yo hayır, Çalı Fasulye ile yan yana durmak beni huzursuz etmiyordu. Her zaman bir rekabet vardır aramızda ama yapılarımız farklı bizim. Benim iri göğüslerim vardır. Boncuk lakabım oradan gelir zaten. Dişiliğimi ön plana çıkartmayı ve onu yaşamayı severim. Çalı ise uzun boyu, geniş yapısından ötürü yaydığı organik enerji ile ilgi toplar. Hikâyenin başladığı gün mesela, sabahın erken saatlerinde, yaşlı bir teyze gelmişti reyonun önüne. Benim, içinde bulunduğum paketi eline aldı. Üstümü örten naylonu gayet rahat parmağı ile aralayıp yırttı. Ben tabi bu hoyrat hareketlerden ötürü epey heyecan duydum. Bana bir an önce sahip olmak istediğini sandım. Biraz elledi oramı buramı, iyice bir hoş oldum. Ama sonra vazgeçti. Gitti dolmalık biberlerin yanına. Onları da mıncıkladı, beğenmedi. Patlıcana yanaştı, bir iki dudak büktü. Bıraktı. Döndü dolaştı, hemen arkamda duran Çalı paketinde karar kıldı sonunda. Benim naylonu açtı ya sağ olsun, bu sayede ben de biraz hava almış oldum. Hatta bu durum, hikâyemin esas insanı, Pembe Şapkalı Kadın’ı kapı ağzındaki kalabalık arasından fark etmeme neden oldu bile diyebilirim. Benim naylonu aralayınca yaşlı teyze, pencere aralığından hafif boynumu uzatma özgürlüğüm oldu. Pembe Şapkalı Kadın, tek başına kocaman alışveriş arabasını sürüyordu. Bana gelene kadar sepetin yarısı dolmuştu. Aslında içeri girdiği ilk anda beni gördü ve bir sevindi sanki. Zeytinyağlı fasulye pişirmek fikri aklında hiç yokmuş da beni görünce birden aklına gelmiş olmasına keyiflenen bir hali vardı. Öncesinde başka reyonları dolaşıp en son bana geldi. Ne düşündüyse o ara. Bir an için Çalı’ya baktı. Ben zaten o sırada anladım zeytinyağlıya niyetlendiğini. Sonra kararlı bir biçimde ve yüzünde memnuniyet ifadesi ile beni sepete atıverdi. İşte bu dedim, klişelere başkaldıran biri! Kasada işlem yapılırken, alışveriş sepetinin en üstünde olduğum için tabi ilk poşete girenlerdendim. Bekle Allah bekle. Öyle çok şey almış ki Pembe Şapkalı Kadın, taksinin bagajı tıka basa torbalarla dolunca, herhalde fena halde kalabalık bir eve gidiyoruz diye düşündüm. İnşallah beğenirler pişmiş halimi dedim içimden. Bir de çoluk çocuk varsa evde, oh şen şakrak bir eğlence. Buram buram fırından yeni çıkmış ekmek kokusu hayal etmeye başladım yolda. Bir eve girdik ki in cin top oynuyor! Dedim, herhalde misafirleri akşama gelecek. Pembe Şapkalı Kadın, şarkı mırıldanıyordu buzdolabını yerleştirirken. Beni ikinci rafın en önüne koydu. Baktım benden başka sebze yok. Ne aldı bu kadın torbalar dolusu? Neyse dedim en azından, bugün yarın pişerim. O gün hiç hareket olmadı. Birkaç kez buzdolabının kapısı açılıp kapandı. Bir ara ton balığı ile mısır gitti. Sonra şeftali, üzüm, bir de çikolatalı pasta. Akşam saati şarap şişesi birkaç kez dışarı çıktı sonra yeniden geldi. Ben esnemeye başlamıştım. Gece olduğunu anladım. Artık o saatten sonra pişmeyeceğim belliydi. Sızmışım. Sabah erken bir saatte peynirler, yumurta bir de reçel kavanozu ile tereyağ çıktı dışarı. Bir süre sonra aynen geri geldiler. Sonra birden bir elin bana uzandığını fark ettim. Heyecandan yüreğim ağzıma gelmişti! Yeniden yemek olacaktım ben de sonunda. Bir yandan çıplak bedenime domates dökülmemesi için dualar ediyor, diğer yandan soğan ve zeytinyağı ile sevişmek için sabırsızlanıyordum feci şekilde. Ahhh o pembeleşen soğanın baştan çıkaran kokusu yok mu! Buzdolabından dışarı çıktığım an beni tezgâha koydu Pembe Şapkalı Kadın. Başında şapkası yoktu. Evde kimse de yoktu. Üzerimdeki naylonu, narin bir dokunuşla tamamen açtı. Beni çelik süzgecin içine boşalttı. O da ne? “Ay ay ayyyy dur yavaş be kadın! Benim kılçığım yok ki! Sırtımı yüzdün resmen.” “Ne güzel bir fasulyeymişsin sen öyle. Sadece kenarlarını kopartmam yetecek gibi görünüyor.” “E herhalde Boncuk Ayşe’yim ben. İlk defa mı pişiriyorsun?” Ucuz atlattım yeminle, yok yere bıçak altına yatacaktım. Biraz dalgın birine benziyordu. Bir de hep şarkı söylüyordu. Evin içinde çalan müziğe sürekli eşlik ediyordu. Bir ara nasıl kaptırmışsam kendimi efkârlandım resmen. Bir yandan yıkanıyorum musluk altında bir yandan ben de eşlik ediyorum şarkıya. “Gözlerinin içineee başka hayal girmesinnn. Bana ait çizgileeer dikkat et silinmesinnn…” Ah kıyamam bu kadın aşk çekiyor, kesin! Ben durulanırken suyun altında, birden zeytinyağı çıktı tezgâh altı dolabından. Ocağa doğru giderken göz kırptı bana. İçim içime sığmadı o sırada yeminle, az sonra sevişeceğimizi hayal ettikçe ürperiyordum. Tabi soğansız olacak iş değil bu ama onun da ortalıkta göründüğü yoktu. Koca toparlak gözden de kaçmaz ki, bir türlü anlam veremedim bir süre. Sonra birden Pembe Şapkalı Kadın, elinde bir poşetten tenceredeki zeytinyağı üzerine bir şey döktü ve o anda soğanın içimi gıcıklayan kokusunu duydum. Aklımı yitireceğim, nereden geliyor bu koku? Soğanın rendelenmesi gerekmiyor muydu? Birkaç dakika sonra fena halde tahrik olmuştum. Ön sevişmeye falan gerek kalmadı, artık soğan bana dokunduğu saniye, her şeyimle onun olabilirdim. Birden süzgeci aldı Pembe Şapkalı Kadın, avuç avuç beni tencereye boşaltmaya başladı. O da nesi? Pespembe soğan parçacıklarına bulanmaya başlamaz mı dört bir yanım birden! Kaşık etrafımda dolanıp beni sürekli baş aşağı ettikçe, soğan içime içime işliyordu. Bu nasıl bir mutluluk, nasıl bir koku, nasıl bir dokunuş… Ahhh işte bu… O ara Pembe Şapkalı Kadın’ın mırıldandıklarını hayal meyal hatırlıyorum. “Ah be adamım, keşke bir mucize olsa da seni görebilsem. Bu zeytinyağlı fasulyeden sana da yedirebilsem…” diye birilerine konuşuyordu ama kime meçhul. Üzüldüm onun o haline, belli ki bir sevdiği vardı uzaklarda. Sonra kendimden geçmişim. En son heyecanlı ses tonu ile kulağıma çalınan cümlesi “Acaba sen halen o limanda olabilir misin ki?” gibi bir şeydi. Sevişme sonrası uyumuşum uzun bir süre. Gözümü bir açtım ki zeytinyağı iliklerime kadar işlemiş, soğan ile bütünleşmiş vaziyetteyiz. Cam bir fanusun içindeyiz hep birlikte. Şükürler olsun ki domates yok! Ama aşağılarıma doğru turuncu-kırmızı arası bir renk dönüşümü var. Korktum birden. Neler olduğuna anlam veremedim. Sonra bir baktım, cam fanusun kenarlarında da aynı renk var. Salça bu! Ne kadar uyuduğumun farkında değilim. Biraz üşümüşüm. Bedenim serin. Fanusun tepesi açık. Pembe Şapkalı Kadın telefonla konuşuyor. Onun sesine uyanmışım zaten. “Saat kaçta kalkıyor Kuşadası’na otobüs? Peki, Bodrum’dan ne kadar sürüyor yol? Anladım. Yani ben otobüsüne yetişirsem, herhalde gibi en geç Kuşadası Limanı’nda olurum. Çok teşekkürler.” Nereye gidiyor bu kadın? Anlamadım ki beni niye pişirdi? Eve gelen giden yok. Kendisi de bir yerlere gidiyor belli ki. Yenmedikten sonra pişmemin âlemi ne? Bak yine şarkı söylemeye başladı. “Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım. Vız gelirdi her şey inan bana, yeter ki ben sana varsaydım.” Ay hatta kendi kendine dans ediyor! Ay yavaş dur başım döndü yahu. Kıyafetlerini değiştiriyor şimdi de. Yalnız mı kalacağım ben evde? Şansa bak. Aaa pembe şapkasını taktı kadın! Ay dur yavaş sallama, başım dönüyor. Nasıl yani ben de mi geliyorum? Daha ne olduğumu anlamadan, bir anda cam fanustan daha geniş plastik bir kabın içinde buldum kendimi. Sağdan soldan gelen çat sesleri ile kilidi de vurdu mu? Üstüme de poşeti sardı. Aldı beni koltuğunun altına, evden çıktık! Resmen ben de Kuşadası’na gidiyorum! “Şoför Bey Bodrum otogar ne kadar?” Yahu bu ne sarsıntı kardeşim. Bir yere otursaydın da bari beni de kucağına falan alsaydın. Dön babam dön, hoplaya zıplaya epey bir süre koltuk altında kaldım. Tabi kabın her tarafı yağ ve salça oldu. Umulmadık bir biçimde kenarından sızarak poşete akmaya başlamıştı. Kaç kere midem ağzıma geldi alabora olmaktan kabın içinde. Çok şükür bir süre sonra durdu sarsıntılar. Yolda yürümeye başladı Pembe Şapkalı Kadın. Birilerine bir şeyler soruyor, duyuyorum. Şükür ki başka insan sesleri var artık. “Kuşadası’na gidecek otobüsü nereden kalkıyor acaba?” Yalnız resmen tarihe geçecek fasulyeymişim ben. Bodrum’da piş, Kuşadası’nda ağza düş! Pes diyorum, valla her fasulyeye nasip olmaz da orada beni kim yiyecek çok merak ediyorum halen. Bindik mi bir otobüse nihayet. Tabi ben o ilk minibüsün içinde sarsıla sarsıla nasıl perişan olmuşsam, otobüse binmemle beraber kustum. İnsanoğlu acımasız, dedikodum yapılmaya başladı bir anda. “Burası iğrenç kokuyor! Bayatlamış fasulye gibi.” “Bu ne kokusu? Ekşimiş soğan ve ter kokusu karışmış sanki. Korkunç! “Pes yani, herhalde biri fasulye yedi ve geğire geğire bindi otobüse.” Nasıl ağrıma gitti bilemezsiniz. Gelen geçen konuşuyor. Pembe Şapkalı Kadın’ın hiç oralı olduğu yok. Hakaret eden bir Allah’ın kuluna cevap vermedi. İki buçuk saat boyunca yanındaki boş koltuktaydım. Soğan tabi sıcaktan iyice bıraktı kendini. Tehditkâr kokumuz tüm otobüsü sardı. Ben açıkçası birazdan burada yenilirim diye düşünmeye başlamıştım ama işittiğim tüm gurur kırıcı sözlere rağmen Pembe Şapkalı Kadın, beni yanı başından hiç ayırmadı. O zaman anladım ki biz gerçekten önemli birisine gidiyoruz. Otobüsten sonra başka bir minibüse daha bindik. Bu kez epey kısa bir yol gittik. Sonra indik ve bayağı bir yol ben yine koltuk altındaydım. Yürürken Pembe Şapkalı Kadın birileri ile telefonla konuştu. Ama nerede olduğumuzu onlara söylemedi. Benden de bahsetmedi. Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü. “İyi akşamlar.” “İyi akşamlar, buyurun.” “Ben arkadaşıma sürpriz yapmak istiyorum. Sakıncası yoksa bana teknesinin nerede durduğunu söyler misiniz?” “Teknenin adı nedir?” “Hayal” “T9-da. Sağa doğru yürüyün. İlk ayrımdan değil ikinciden sola dönün. En sonda.” “Çok teşekkürler.” Bir teknede yenecek olduğuma inanamıyordum! Resmen denize nazır bir menü olmak için gelmişim bu kez dünyaya. Tabi kısmet olur da tekne sahibini bulursak. Bir o yana bir bu yana sürekli dolandık durduk. Ama her nedense bir yere varamadık. Bu arada ben susuzluktan bitkin vaziyetteyim çünkü tüm zeytinyağı kabın kenarından poşete aktı artık. İçim çekilmiş durumda. “Affedersiniz.” “Buyurun.” “Ben bulamadım tekneyi. Acaba yanlış yer söylemiş olabilir misiniz?” “Tekne adı için Hayalet demediniz mi? Doktorun teknesi.” “Hayır, Hayal! Doktor da değil ayrıca.” “Ah çok özür dilerim. Durun hemen telsizle sordurayım.” “Şey ben sürpriz yapacağım dedim ya belli etmeyeceksiniz değil mi?” “Yok yok siz merak etmeyin.” Bir anlasam biz kime gidiyoruz? Beni kim yiyecek? Bu Pembe Şapkalı Kadın’ı bunca yoldan, üstelik benimle beraber getiren kim? Ona ne diye sürpriz yapıyor? Yol boyu bunca sefalete ne için katlandık biz? Ben bunları düşünürken, telsiz konuşmaları duyulmaya başlamıştı. “Tekne adı Hayal. Hakkında bilgi istiyorum.” “Tekrar edin teknenin adını.” “Hayal” “Limandan bugün çıkış yaptı!” Nasıl yani? O ne demek? Ben yine mi yenmeyeceğim? Sanırım benim sonum çöp tenekesi olacak. Ya da küflenmek! Ya bu kadın, şimdi kahrolur da sinirinden beni bir köşede bırakırsa! Ya böceklerin saldırısına uğrarsam? Soğanın da umurunda olmam ki artık. Her şey tutkuyla yaşandı ve bitti. Pembe Şapkalı Kadın yine şarkı söylemeye başlıyor o anda. “Bana gönül zevkini sevgisiyle içiren. O ümitsiz yılları gözyaşıyla geçiren. Ey ilahi sevgili, doymamıştım tadına. Mavi kelebek derim, sevdamızın adına…” Boşver be Pembe Şapkalı Kadın. Üzülme. Gel gidelim biz evimize. Bırakma beni buralarda. Yol arkadaşı olurum sana. Eve gidince, koyarsın bir kadeh rakı kendine. Yanında bir dilim beyaz peynir, bir de kavun. Eh ben de varım işte. Yine şarkılar söylersin. Hem beni de yersin, bunca yoldan sonra yarına bozulurum ben. Emeğin boşa gitmesin hiç değilse. Hem sen değerlisin, unutma bunu. Bir yandan yürümeye başlamıştık yine. Pembe Şapkalı Kadın’ın adımları ağırlaşmıştı. Düşündüğümün aksine beni sımsıkı tutuyordu kolları arasında. Bir şeyler mırıldanıyordu. Hatta tuhaf ama galiba benimle konuşuyordu. “Olsun be arkadaş, belki biraz hüzünlüyüm. Onu görmek çok isterdim ama demek ki böyle olması gerekiyormuş. Ben hiç pişman değilim. İçimden geldiği gibi davrandım, aşkla. Seni sevdiğim adam ile beraber yemek istedim. Kısmet değilmiş.” Çok geçmeden taksiye bindik. Artık ben de perişandım yorgunluktan ama umursamıyordum. Ne varsa yazgıda yaşanacaktı illa ki. “Şoför Bey, Otogar lütfen. Yarım saat sonraki Bodrum otobüsüne yetişmem gerekiyor. Acele edelim. Son sefer!” Ay içimden nasıl ağlamak geldi o an. Tutamadım kendimi. Her tarafı iyice batırdım. Pembe Şapkalı Kadın’ın elleri yağ içinde kaldı. O geceyi, dört bir yanına hüzün bulaşmış kabın içinde, buzdolabında geçirdim. O kadar yorulmuşum ki ertesi gün öğlen vakti dolaptan dışarı çıkarıldığımda afyonum henüz patlamamıştı. Önce kaşıklandım. Sonra bir tabağa konuldum. Üzerime tuz ekildi. Yenilmek üzere olduğumu anladım. Tuhaf bir burukluk vardı içimde. Heyecanımı yitirmiştim sanki. Pembe Şapkalı Kadın iyice bana yaklaştı. Gülümsüyordu. Elindeki küçük ekmek parçası ile yüzüme dokundu. Sevgi ve şefkat doluydu. Bu koku, öyle tanıdıktı ki! Beni dudaklarının arasına aldığı an zaman durmuştu. İkimiz için de yeniden doğuş vaktiydi! He spits out stuff like I didn't do it I don't remember or something evil lives inside şeylerin yanlış gittiğini bir sorun olduğunu söylediklerindetek düşünebildiğim şey içimde büyüyen şeyin bir şeytan I can think… When they told me that something was wrong… that there was a problemwas that this thing that was growing inside me was evil. İnsanlar da tercüme ediyor All I really know is it's basically Satan in a in a stick. All I really know is it's changed in me since the you think I got a motherfuckin' demon?I may have demon blood but so do others that you so do others that you love I may have demon ben içimde bir şekilde şeytan kanı olduğunu ve bunun kötü olduğunu saf olmadığımı biliyor muydum?You think maybe I knew? I mean deep down that I had demon blood in me and about the evil of it and that I wasn't pure?Who would kill an Archdeacon but a man touched by the Devil himself?Başka kişilerin ihtiyarınaWhen you dealwith other people's discretion that leaves a hole for the devil to pop up. İbraniler Mektubu - / 1019-39 Mesih'in kanı bize kuraj veriyor 19 Onun için, kardeşler, kurajımız var, İsa'nın kanıyla en kutsal yere girelim. 20 Mesih ne vakıt perdenin arkasına geçti ve o perde aslında onun bedenidir, o vakıt bizim için oraya yeni ve canlı bir giriş yolu açtı. 21 Allahın evinin üzerinde büyük bir başgörevlimiz var. 22 Yüreklerimiz temiz kılındı, imanda tam emin olduk, yüreklerimiz kötü duygularımızdan temizlendi, ve bedenlerimiz saf suyla yıkandı. Madem öyle, yaklaşalım. 23 Umut ettğimiz ve açık açık söylediğimiz şeye hiç sarsılmadan sıkı tutunalım. Çünkü bize söz Veren sadikandır. 24 Biz gene bakalım, birbirimize sevgi ve iyi işler için iştah verelim. 25 Toplantılardan da vazgeçmeyelim. Bazıları buna alıştılar. Hayır, birbirimize kuraj verelim. Hele hele o günden için, hani görüyorsunuz nasıl yakınlıyor. 26 Çünkü hakikatı öğrendikten sonra, bile bile günah işledik mi, o vakıt artık günahlara karşılık hiç bir kurban kalmıyor. 27 Sade kalıyor, o korkunç davalamayı ve Allahın düşmanlarını yakıp bitiren o ateşi bekleyelim. 28 Eskiden her kim Musa'nın kanununu hor gördüyse, iki ya da üç şahidin sözleri üzere hiç acımadan öldürüldü. 29 Peki, kim Allahın Oğlu'nu ayaklarının altında çiğnerse ve kendisini kutsal kılan anlaşmanın kanını sıradan bir şey sayarsa ve merhamet ruhuna karşı dikilirse, ne sanıyorsunuz, o kişi ne kadar daha ağır bir cezaya layık sayılacak. 30 Ne de olsa Rabbi tanıyoruz, O diyor "İntikam benimdir, karşılık ben verecem." Ve gene "Rab kendi halkını davalayacak." 31 Evet, diri Allahın eline düşmek korkunç bir şeydir! 32 Bir de eski günleri aklınıza getirin o vakıt aydınlandınız ve sonra çekilere karşı büyük muharebeniz oldu. 33 Kimi kere siz aşağılandınız, çeki gördünüz, alçak düşürüldünüz. Kimi kere de, bunları çeken başkalarının dertlerini paylaştınız. 34 Mapusta olanlara yakınlık gösterdiniz. Mallarınızı güpegündüz alıp götürdüler, siz de onu sevinçle karşıladınız. Çünkü bilirdiniz ki, sizin daha yüksek ve kalıcı bir malınız var. 35 Madem öyle, kurajınızı ziyan etmeyin, çünkü onun karşılığı büyük olacak. 36 Size sabır lazım; öyle ki, Allahın istediğini yerine getirdikten sonra, söz verilen şeyi alasınız. 37 "Çünkü az vakıt kaldı, Gelmekte Olan tez gelecek, Hiç de oyalanmayacak." 38 "Benim doğru saydığım kişi imanla yaşayacak. Ve ondan dönürse, canım o kişiden hoşlanmayacak." 39 Ama biz, geri dönüp perişan olanlardan değiliz. Biz, iman edip canlarını kurtaranlardanız. Yazar, İsa’nın kurbanı ne kadar üstün olduğunu gösterdi. Bundan sonra artık şimdi bunun bizim için ne demek olduğunu gösterecek. A. “En kutsal yere girelim” 1. Ne kadar zor idi, Allahın yanına girmek sade başgörevli, sade senede bir defa görevliler yaklaşırdılar, ama giremezdiler büyük Allah adamı Davut bile hasretle o kutsal yere baktı, çünkü giremedi Mezmur 236 “Evet, yaşamımın her gününde, iyilik ve mutluluk beni izliyor ve uzun günler geçirecem RAB’bin evinde.” Mezmur 841-4 “Ne cana yakındır senin evlerin, ey her şeyi yapabilen RAB’bim! Ruhum tutuşuyor ve özlüyor RAB’bin avlularını, kalbim ve bedenim neşe ile haykırıyor yaşayan Allaha. Serçe kuşu bile bir ev buldu, acıkuşu da yavrularını koyacak bir yuva senin kurbanyerlerinin yanında, ey herşeyin Padişahı, Kralım ve Allahım benim! Ne mutlu senin evinde oturanlara durmadan seni överler! bu, Davut için sadece bir umut, bir özlem duygusu idi 2. Ama bizim için bu her an mümkün olan bir hakikattır. diyor “kurajla” ve “madem öyle, girelim” sanki biz imanlılar bu hakikatları biliyoruz, ama birisi lazım bizi elimizden tutsun, bize kuraj versin, bizi uğraştırsın kimi kişiler çok fazla korkuyor Allaha yaklaşmaya, ama çoğumuz UNUTUYORUZ, ya da önem vermiyoruz. sanki bir perde var, o perdenin arkasında bizi ne bekliyor bilmiy oruz – onun için korkuyoruz oraya girelim 3. Sen Allaha nasıl yaklaşıyorsun? - insanların yüzlerine bakmayan bir dilenci gibi mi, yoksa - saygısız bir delikanlı gibi mi, yoksa - fenalık yapmış ama af edilmiş bir evlat gibi mi? 4. Mesih perdeyi yırttı Bu bukvalno oldu, haçta ölürken Matta 2751 “Ve işte, Allahevindeki ayırma perdesi yukarıdan aşağıya kadar yırtılıp iki parça oldu. Yer sarsıldı ve kayalar parçalandı.” bunun anlamı çok büyük artık girişi kapatan engel kalktı, artık her imanlı Allahın huzuruna girebilir ama daha da derin an lamı var o perde aslında İsa’nın bedenidir – onu “yırttı”, yani kurban etti onun bedeni, bizim bedenimiz gibi idi, o bizden biri idi – artık bir insan Rabbin huzurunda 5. İsa başgörevli olarak bizim için ne yapıyor? 1 yüreklerimiz temiz kılındı Senin yüreğin temiz mi? Sen çok mu garant gidiyorsun? Kendi yüreğini çok mu iyi tanıyorsun? Mezmur 5110 ”Ey Allahım, temiz bir yürek yarat bende, yepyeni bir ruh kök salsın içimde.” Yeremya 179 “Yürek her şeyden daha aldatıcıdır, iyileşmez. Onu kim anlayabilir” kendi kendimize kalırsak, hiç bir zaman Allahı memnun edemeyiz, dua ederken bile günah işleyecez. ama İsa sade kırdan günahlarımızı silmiyor, iceriden den bizi temizliyor – artık Rab için ne yaparsak temiz sayılıyor 419-20 “Böylelikle biliyoruz, hakikattayız diye, ve böylelikle Onun önünde yüreklerimizi yavaşlattırıyoruz. Öyle ki, yüreğimiz bizi davalarsa bile, Allah yüreğimizden daha büyüktür. O her şeyi biliyor.” 2 imanda tam emin olduk her bir inançta bir “belki faktoru” vardır. Her inanç kör bir inançtır. İman ediyorlar, çünkü o öğretiş hoşlarına gidiyor ama bizim inancımız başka KESİN biliyoruz, İsa Mesih istiyor iman edelim, çünkü o ölülerden dirildi 1517, 20 bu, hayatımız için kuvvet demektir – sonsuz yaşam için garanti demektir 3 kötü duygulardan temizlendik hayatında var mı yaptığın bir şey ne için utanıyorsun? Mezmur 514 “Çünkü suçlarımı biliyorum, ve günahım her daim önümde.” İsa bize fırsat veriyor, değil sade o günahlarımızı af unutsun, biz de unutalım artık Şeytanın en büyük silahı ondan alındı, bizi suçlayamıyor Rom 833-34 “Allahın seçtiği kişileri kim suçlayacak? Suçsuz çıkaran Allahtır. 34 Onları kim davalayacak? Ölen, hem de dirilen Mesih İsa'dır. O hem de Allahın sağında duruyor ve bizim için aracılık yapıyor.” Açıklama 127-10 “Ve gökte muharebe oldu. Mihail ve onun melekleri ejdere karşı muharebe ettiler. Ejder de kendi melekleri ile muharebeye çıktı. Ama onlar kazanamadılar, gökte onlara artık yer kalmadı. Ve o büyük ejder, o eski yılan, adı 'İblis' ve 'Şeytan' olan, bütün dünyayı saptıran, işte o yeryüzüne atıldı. Ve kendisiyle birlikte, onun melekleri de yeryüzüne atıldı. Ve gökte şöyle yüksek bir ses işittim "Allahımızın kurtarması ve kuvveti ve krallığı, işte şimdi oldu. Onun Mesihinin kuvveti, işte şimdi oldu. Çünkü kardeşlerimizi kim suçlardı, o dışarı atılmıştır. Onları Allahımızın önünde gece gündüz suçlardı.” 4 bedenlerimiz saf suyla yıkandı Her dinde temizlik konusunda kanunlar var yıkamalar, traş olmak, yemek kanunları Allah onu en başta verdi, günahlı ve günahsız teması öğretirsin. Ama aslında insan Allahın önünde her daim kirli sayılıyor. Asıl temizlik, Allahın öündeki temizlik “saf su” ile oluyor, o da vaftizi gösteriyor 321 “Bunun karşılığı gibi, şimdi de vaftiz sizi kurtarıyor. Değil onda bedenin pisliği çıkartırılsın. Hayır, İsa Mesihin dirilişine dayanarak, kişi Allaha bakıp temiz bir duygu istiyor.” B. “Sıkı tutunalım” diyelim, büyük acelen var ve lazım bir otobüsü tutasın; koşarak gidiyorsun, son anda, tam kalkmak üzere iken, içine atlıyorsun. Ama otobüsün yolculuğu rahat değil, çok sallanmak var. Eger tutunmazsan, çabuk bıkacan ve inecen. aynı onun gibi, İsa Mesihin otobüsü çok sarsalanıyor, zor bir yolculuktur. Onun için lazım TUTUNALIM. Bu demeki o hakikatları değil sadece bilelim, ama her gün onlara dayanalım, her gün onları C. “Birbirimize destek verelim” 1. Ne için – sevgi ve iyi işler BG’d aki toplantılarda en büyük problem mülüslük ve bencillik sevgi için aktif olarak uğraşıyor musun, toplantının içinde daha fazla sevgi olsun? iyi işler için Matta 516 “Aynı onun gibi, sizin de aydınlığınız insanların önünde parlasın. Öyle ki, sizin iyi işlerinizi görüp gökteki Babanızı şanlasınlar.” 2. Nasıl – toplantılarda toplantıya gelirken düşüncemiz olsun “Ben ne kadar katabilirim” değil “Ben ne kadar alabilirim” toplantıda aktif olarak kardeşleri destek vermek lazım – değil kino düşüncesi 3. Bir örnek Bar-Nabas Asıl adı Yusuf, ama ona bir lağap takmışlar Bar = Oğul; Nabas = Kuraj vermek; yani kuraj vermenin oğlu – kuraj verici Apo 436-37 Rabbin işi için kendi tarlasını sattı “Yusuf adında bir adam vardı. Kıbrıs doğumlu bir Levili idi. Apostollar ona 'Bar-Nabas' da bağırdılar, bunun türkçesi kuraj veren. Onun da bir tarlası vardı. Ve onu satıp parasını apostolların ayaklarının dibine koydu.” Apo 926-27 Pavlus’u apostollara tanıtırıyor “Saul Yeruşalim kasabasına gitti. Öğrencilerinin arasına sokulmaya çalıştı, ama hepsi ondan korktular. İnanmadılar, açan o bir öğrenci oldu. Bar-Nabas gene, onu tutup apostolların yanına getirdi.” Apo 1122 Apostollar onu Antakya kasabasına gönderdiler “Yeruşalimdeki topluluk onlardan için haber aldı ve bunun üzerine Bar-Nabas'ı Antakya'ya yolladı.” Apo 1129-30 Para yardımını onunla gönderdiler “Öğrenciler de, karar verdi, herkesin elinden ne kadar gelirse, Yahudiye sancağında oturan kardeşlere yardım göndersinler. Onu yaptılar ve Bar-Nabas ile Saul'un elinden ihtiyarlara gönderdiler.” Apo 1225 Genç kardeşkızanı olan Markos’u yanına aldı “Bar-Nabas ve Saul işlerini bitirip Yeruşalim'den döndüler. Yanlarına Markos lağaplı Yuhanna'yı da aldılar.” Apo 132-3 Birinci misyonerlik yolculuğuna gönderiliyor “Onlar oruç tutup Rabbe hizmet ettiler. O vakıt Kutsal Ruh şöyle konuştu "Bana Bar-Nabas'ı ve Saul'u ayırın. Ben onları bir iş için çağırdım." Ondan sonra oruç tutup dua ettiler. Ve ellerini onların üzerine koyuyup onları yolcu ettiler. Apo 1411-12 Bar-Nabas’ın işi değil konuşmak, sakinlikle kişilere kuraj vermek “Kalabalıklar Pavlus'un yaptığını görünce, başladılar yüksek sesle Likavoniya dilinde şöyle bağırsınlar "Tanrılar insan kılığına girip bize indiler!" Ve Bar-Nabas'a Zeyus, Pavlus'a gene Hermes dediler, çünkü en çok konuşan o idi.“ Apo 1522 büyük tartışma çıkarken, onu gönderdiler “Bunun üzerine apostollar, ihtiyarlar, hem de bütün topluluk uygun gördü, aralarından adamlar seçip onları Pavlus ve Bar-Nabas'la birlikte Antakya kasabasına göndersinler.” D. “Bile bile günah işlemeyelim” 1. “çünkü...” Bu sözü gördük mü, demek orada bir bağlantı var. Bu mesele önceki meseleden geliyor burada yeterince kuraj bulmadık mı, bir gün başlayacaz bile bile günah işleyelim. 2. “bile bile” günah işlemek nedir? zaten her günah bile bile değil midir? ama burada İsa’yı reddedip de günah işlemek üç sözle bu durumu anlatıyor 1 Allahın Oğlu'nu ayaklarının altında çiğnemek Ayaklarımızın altında ne gibi şeyler çiğniyoruz hangilerine artık ihtiyacımız yok Mesela. Kişi sigara içip onu bitirime, izmariti fası ayağının altında çiğniyor 2 kendisini kutsal kılan anlaşmanın kanını sıradan bir şey saymak Mısırdaki Fısıh gününde kurban kanı kapının üç tarafına sürülürdü, eşiğe sürülmezdi – onun üzerine basılmasın Bosna savaşından bir resim gördüm Sırp askerler bir eve girip, erkeği karısının ve kızanlarının gözleri önünde öldürdüler. Ama bunu tam merdiven üstünde yaptılar, öyle ki onlar her gün mecbur kalsınlar, o kanın üstünden geçsinler Bir kişi derse “Ben kendi günahlarımı kendim öderim”, ya da “Boş ver günah imiş, Allah af edicidir”, ya da “İsa ölmedi”, ya da “Allahın başka bi

içimde bir şey yırttı ne demek